IV. İstikbâl-i Kıble
İstikbâl-i kıble, namaz kılarken kıbleye yönelmek demektir. Müslümanların kıblesi, Mekke'de bulunan Kâbe'dir. Kâbe denilince sadece bilinen bina değil, bunun yanında, hatta daha öncelikle bu binanın bulunduğu yer kastedilir. Kâbe'yi gözüyle gören kişi, bizzat Kâbe'ye yönelir. Kâbe'den uzakta olan kişinin ise yönünü Kâbe'nin bizzat kendisine denk düşürmesi şart değildir. Onun bulunduğu tarafa yönelir, yüzünü ve yönünü o tarafa çevirir. Namazda kalb, mâsivadan (Allah'tan başka her şeyden) sıyrılıp yalnızca Allah'a yönelmelidir. Elbette Allah herhangi bir yönle kayıtlı ve sınırlı değildir. Fakat, kalbin huzur ve sükûnetini sağlamak bakımından, namazda herkesin yöneleceği bir yönün tayin edilmesi, belirlenmesi gerekir. Zâhirde, yüzümüzü Allah'ın evi olan Kâbe'ye çevirdiğimiz gibi, bâtınen de, Allah'ın nazargâhı olan kalbimizi, gönlümüzü başka şeylerden çekip alarak, arındırarak yalnız Allah'a yöneltmeli, Allah'tan başka şeyleri kalbden atmalıyız. Mümin, namaz için bütün hazırlıklarını tamamladıktan sonra, kıbleye yönelir. Zira o, -bazı zaruret durumları hariç- bütün namazlarında Kâbe'ye yönelmekle memurdur. Bu emir,
"Her ne taraftan yola çıkarsan, yüzünü Mescid-i Haram tarafına döndür. Her nerede olursanız yüzünüzü ona doğru döndürün." (Bakara, 2/149,150)
ayetleriyle sabittir. Çünkü Kâbe, sırf Allah rızası için yapılmış bir Beyt-i Atik (en kıdemli ev); yeryüzündeki diğer mescitler de, ona teveccüh etmişlerdir. Kur'an-ı Kerîm, Hz. İbrahim ve İsmail'in beşerin kıyamete kadar yeryüzünde kıblegâhı, Sidretü'l-Müntehâya kadar da meleklerin metafı (tavaf yeri) olan Beytullah'ı taş taş üstüne koyup bina etmelerine atıfta bulunarak: "Biz, Beyt'i (Kâbe'yi) insanlara toplanma mahalli ve güvenli bir yer kıldık. Siz de İbrahim'in makamından bir namaz yeri edinin (orada namaz kılın). İbrahim ve İsmail'e:
"Tavaf edenler, ibadete kapananlar, rükû ve secde edenler için Evim'i temiz tutun!" diye emretmiştik" (Bakara, 2/125)
buyurur. Mümin, bu kudsiyetteki Kâbe'ye teveccüh etmekle, sanki Allah'ın huzurunda içindeki bütün kötülükleri dökmüş, kendisini de o günahların başında ağlıyor görür ve düşüncede bir adım daha ileri atarak, ahirete gidiyor ve orada hayatının hesabını vermek üzere dimdik kıyamda duruyor gibi tasavvur eder.
V. Vakit
Namaz günün belli zaman dilimlerinde yerine getirilmesi gereken bir farzdır. Bu itibarla farz namazlar için vakit şarttır. Yine her bir farz namaza bağlı sünnet namazlar, vitir, teravih ve bayram namazları için de vakit şarttır. Bir farz namaz, vaktinin girmesinden önce eda edilemeyeceği gibi, vaktinin çıkmasından sonra da eda edilemez. Bir farz namazın vakit içinde kılınması "eda", vakti içinde namazdaki herhangi bir eksiklikten dolayı tekrar kılınması "iade", vaktinin çıkmasından sonra kılınması da "kaza"olarak adlandırılır. Kaza, sadece beş farz namaz ve bir de vitir namazı için söz konusudur. Cuma ve bayram namazları ile sünnet namazlar kaza edilmez.
VI. Niyet
Bütün ibadetlerde olduğu gibi namazda da niyet şarttır. Niyet aslen bir azimden ve kesin bir iradeden ibarettir. Kalbin bir şeye karar vermesi ve bir işin ne için yapıldığını bilmesi demektir. Namazla ilgili niyet, Yüce Allah'ın rızası için ihlasla namazı kılmayı istemek ve hangi namazın kılınacağını bilmektir. Yapılan işlerin önemleri ve sevabları niyetlere göredir. İnsanın niyeti halis, sırf Allah rızası için olmalıdır. İnsan yapacağı bir ibadeti şuurlu bir halde yapmalıdır. Yapacağı işle, Allah rızası gibi, yüksek bir gaye gözetmeli ve gaflet içinde bulunmamalıdır. Niyet kalbe aittir. Kalbden niyet olmaksızın dil ile yapılan niyet geçerli değildir. Namaza başlarken yapılacak olan niyetin illa dille söylenmesi yani niyet edilen şeyin telaffuz edilmesi şart değildir. Niyetin mahalli kalptir. Niyet, yapılacak olan şeyi kalbin kast etmesidir. Hanefî fıkıh âlimleri kalbin kastettiği oibadete, dilin tercüman olmasını müstehap görmüştür. Yalnız İmam Rabbani'nin bu konuyla ilgili bir görüşü vardır. O koca imam diyor ki,
"Gafletin hüküm-fermâ olduğu şu devirde, niyet ağızla yapılmamalı, dilin telaffuzu terk edilmeli. Çünkü ağız bunu söylerken, asıl kalp yapması gerekli olan kastı terk edebilir."
Buradan hareketle, ağzı ile niyeti söylerken, kalbi ile de bu akdi yapacak ve namaz sonuna kadar şuurluca akdine sadık kalacak olanların Arapça veya Türkçe niyetini söylemesinde bir mahzur yoktur. Aksi halde, dil ile söyleyeyim derken kalp bundan gafil ise bu durum tehlikelidir. Bir müstehap yapayım derken, farz olan niyet terk edilmiş ve namaz batıl olmuş olur.